
12.Haziran.2oo9
Sakarya
Dostlukları seviyorum/dostlarımı seviyorum/dostlarımla zaman geçirmeye ise bayılıyorum.
Hayatın güzel olduğunu hep onlar hatırlatıyorlar bana çünkü.
Sevmek kırmızı kutularda saklanan nadide bir mücevher gibi,dokunduğu herşeyi güzelleştiriyor.
Ömrümü güzelleştiriyor..
Buz gibi bi havada nemli bi battaniye üzerinde ısınmamış bi su ile yapılan kahveyi içmek ancak bu kadar ve ancak sevgi ile zevkli olabilirdi.Üstelik yaktığımız ateş bize buram buram karbondioksit olarak dönerken ciğerlerimize mayınlar döşüyorduk.
Kimseyi rahatsız etmeyelim diye küçük harflerle konuşma sözü verdik önce.Ama o ortamda ki en sessiz kahkaha bile karşı dağa çarpıp hocaların odasında yankılanıyordu
onların tabiriyle "korkunç gecelere" sebebiyet versekte
biz bunun adımı mutluluk koymuştuk.9 Haziran sabahı ömrümün ilk kamp gününe uyandım.
Yola düşmek,ardımdaki tüm yolları ömrümden düşmekti o gün..
Kamp yerine vardığımızda yaklaşık 40 kişiydik ve güneş tüm yatacak yer sıkıntısına
otlar arasında görmeye alışık olmadığımız haşerelerin korkusuna
inat ışıl ışıldı.Bense önümüzdeki günlerde kene'nin o kadarda korkulacak bir hayvan olmadığını
(fındık toplayanlar ortalama hergün bir kene çıkarıyorlarmış vücutlarından
) kırk kişiye yemek hazırlarken "ettehiyyatü" okumanın (en azından manevi) bereketi artıracağını

cacık güzel olsun diye salatalıkları doğrayayım mi,rendeleyeyim misorusunda doğrayayım cevabını seçme zamanının kamp yeri olmadığınıbunun evde denenmesi gerektiğini
(zira doğrarken kanser olunabiliyor
)kıbleyi en kesin yoldan öğrenmek için yanımda muhakkak pusula taşımam gerektiğini
(hocalardan gelen rivayetlere göre değişen kıblemiz hergün başka yöne doğruydu da
)acemiler yemek dağıtırken en sona kaldığında hep daha fazla yemek alabilineceğini
(çünkü başta korkup az dağıtıyorlar sonra çok artıyor
) nişanlıysan ve kampa gidiyorsan asla avea kullanmıyacağını
(nişanlı bi arkadaşımız çekmeyen telefonu nedeniyle 4 gün boyunca "zaten telefonuda çekmiyo yazıııık" muamelesi gördü
)yardımlaşmanın hazzını,
muhabbetin tadını,
her çiçeğin güzel kokmadığını ve bazılarının burnunuzu sarartabildiğini

Cemal Süreyya'nın 'hüznün kuşlarını' niçin canı ile beslediğini
Edip Cansever'in neden mutlulukları gezintiye çıkardığını
Turgut Uyar'ın bildiği o gizli şeyin ne olduğunu öğreneceğimi bilmiyordum bile..
Her gün "hani kamp soğuk olacaktı o kadar kıyafet getirdik" diyehomurdanıp her akşam üşüyen bizler hakikatende çok az şey biliyorduk aslında

Kamp boyunca çok şeye güldüm/çok şeye hüzünlendim çok hikaye biriktirdim heybemde ama anlatmak bana göre daha çok hayal gücümün eseri."Yaşanarak anlatılır mı?" diye sormuştu bi keresinde bi yazar bana kitabının aynı adlı satırında..
Gitmediğin,görmediğin,duymadığın şeyler daha kolay anlatılıyor sanırım.Bü yüzden günlüklerim hep hayalperest yanlarımı törpülüyor ve bu yüzden ruhunu ruhumda hissettiğim dostlarım 'gitmediğim yerler' oluyor...
Yinede anlatmak lazım tabii.
Not düşmek lazım hayata,güzel olsun diye bi çaba vermeden.Çünkü güzel bi anı'nızın olması,güzel bir yazınızın olmasından daha önemlidir.
Kamp'ın son gecesi müthiş özel bir geceydi.
Her akşam öğrenci ve hocalardan kaçak (ki bu grup stajyerler grubu oluyor
) abur cubur yiyip kahve içerek muhabbette dip yapan bizler son gece halka karıştık
yani diğer öğrencilere
çünkü son gece münasabeti ile 4 gün boyunca toplu bir hatim indirelim son günde duasını yapalım dediğimiz hatimin duası vardı.(kitap okumasaatlerini kaynatan
bu sebeple doğru dürüst kitap ve cüzümü okuyamamama neden olan
sonrada yetiştireyim diye yardım eden arkadaşlarıma burdan selam ederim
)Dua'dan sonra arkadaşlar spontone skeçleri ile bizi gülmekle ölmek arasında medcezirlerde bıraktılar
Ömrümde gördüğüm en güzel amatör doğaçlamalardı
gülmekten kırıldım yaaah
Önceki günler ise toplu eylemler yine çok eğlenceli geçti mesela bu kadar kalabalık bi grupla "tabu" oynamanın keyfi bi başkaymış
yada duvara yansıttığımız "son samuray" filmini izlerken Tom Crus'un başına ikide bir kelebek konması süper bişeymiş
(malum kamptayız
)Arkadaşımızın gelip "bu gün kıble baz istasyonuna doğru dönmüş" demesine tam gülerken diğer arkadaşın "niye kabe'nin nesi vardı"
demesi bizi yerlere yatırabiliyormuş
her namaz vakti banyonun kapısındaki abdest kuyruğu
çileden çıkarabiliyor,1.benim 2. benim 3. benim uygulamasına geçmek trafiği azaltıyormuş
(çünkü herkes oturduğu yerde bekliyor o zaman
)Sırtımıza battaniyeleri alıp çatıda salep içme hayalimizi gerçekleştiremesekte gece titreye titreye ateşın başında ezgiler/türküler eşliğinde kahve içmek,arada tıkırtıdan ürküp içeri kaçma telaşına giren arkadaşları fırçalayıp tekrar yerine oturtturmak
hayellerimizin her zaman en güzeli yansıtmadığını,Allah'ın çok daha üstün vergileri olduğunu gösterebiliyormuş.Subhanallah..Müthiş günlerdi diye hatırlayacağım bu zamanlar ömrüme bolca serpiştirilmiştir dilerim.
Ezdiğim otlar,gezdiğim yollar hala izlerimi taşıyor.
Artık toparlanıp valizleri aşağıya indirdiğimiz dakikalarde arkadaşımın objektifine verdiğimiz pozları ise merakla bekliyorum.

Atlarken/düşerken/otların arasından kafalarımızı çıkartırken/sallanırken/canlanırken/daltonlar misali boy sırasına dizilmişken
/40 kişi balıkistifi gibi kadraja sığmaya çalışırken
/arkadaşımın en ciddi pozlarından birinde,uyuzluk yapıp arkasından ikikulak klasiğini yaparken
/ama zafer işareti diye şeyyaptım
diye kıvırırken
nasıl çıktık kim bilir..."Surlarımızı biraz daha genişletmeliyiz" diyor Cemal Şakar, Esenlik Zamanları'nda çokta haklı aslında.
Koskoca bir muhabbetin coşkusunu tüm karmaşasıyla zıp zıp zıplayan bi kalbe sokmaya çalışmak,surlarımızı kalınlaştırarak olamaz asla onu anladım.
4 gün boyunca hissettiklerimden/yaşadıklarımdan tek bir cümle asacak olursam baş ucuma şunu yazardım...
"Camdan bir kalp taşımak yalnızca çabucak kırılmayı ifade etmiyor,içi dışı bir olmayıda öğretir bize,bu yüzden kalbimizle dostumuz arasındaki tüm surları kaldırmalıyız..."